Realist_17
03-04-2008, 21:20
Bugün Beaverbrook (*) bana şunları söyledi:
1. Münih deneyine ve Münih Antlaşmasının ülkede uğradığı eleştirilere rağmen, Chamberlain halen Avrupa barışının Hitler ve Mussolini'yle diplomatik görüşmeler yoluyla ve daha güçlü önlemlere başvurulmaksızın sağlanabileceğine inanmaktadır. Bu şaşırtıcı değildir, çünkü Chamberlain saldırganlara, her şeyden önce üçüncü ülkeler pahasına, bu mümkün değilse hatta Britanya İmparatorluğu pahasına daha fazla taviz vermeye hazırdır. Böylelikle, Beaverbrook'a göre Başbakan Güneydoğu Avrupa ve Türkiye'deki Alman yayılmasına herhangi şekilde bir direnmeyi düşünmemektedir. Aksine, ''Orta Avrupa''nın yaratılmasının Hitler'i SSCB ile düşmanlığa iteceğini düşünmektedir. Dahası Chamberlain belki Tanganika (ki İngiltere için çok büyük stratejik önem taşımaktaydı) ve Güney Batı Afrika (ondan ayrılmayı kesinlikle reddeden Güney Afrika Birliğinin mandası altında) haricinde Almanya'ya eski sömürgelerini geri vermeye de hazırdır. Başbakan bunlar yerine Almanya'ya Portekiz sömürgesi Angola'yı ve Belçika Kongosu'nun bir kısmını vermek eğilimindedir. Sömürgeleri Almanya'ya iade etme sorununun ülke içinde özellikle de tutucular arasında büyük endişe yaratacak olmasına karşın Beaverbrook, her şeye rağmen Chamberlain'in bu harekâtı yürütebilecek konumda olacağı kanısındadır. (...)
S. 88/ NO. 28
SSCB DIŞİŞLERİ HALK KOMİSER VEKİLİNDEN SSCB DIŞİŞLERİ HALK KOMİSERLİĞİNE
TELGRAF
Ankara, 24 Kasım 1938
Dün Terentiev ve Saraçoğlu'nun da hazır bulunduğu bir toplantıda İnönü'yle konuştum. Görüşme bir buçuk saat sürdü. Söze, İnönü'ye sürekli olarak barış için uğraşan, bu barışı sağlamaya yönelik her girişimi etkin bir biçimde destekleyen, saldırganların onu bozma çabalarını engelleyen, onun yarar ve çıkarları için tüm müdahaleleri muzaffer bir biçimde geri püskürten ve tüm dünyaya antlaşma yükümlülüklerine sadakat örneği veren SSCB dış siyasetinin değişmezliğini hatırlatmakla başladım. Söylediklerimi özellikle Çekoslovakya ve Japonya ilişkilerimiz alanından olgularla da doğrulayarak, İnönü'yü Türkiye'nin dostluğumuzun değişmezliği konusunda temin ettim. İnönü'nün Türkiye Cumhuriyetinin Başkanı seçilmesinde biz de kendi açımızdan Türkiye'nin gelecekte de SSBC ile dostça işbirliğini sürdüreceğinin gerçek güvencesini görmekteydik. yine de büyük altüstlükler tehlikesini ortaya çıkaran ve uluslararası güçlerin yeniden saflaşmasını gerektiren günümüz koşullarında İnönü'nün kendisinin Sovyet-Türk ilişkilerini nasıl değerlendirdiğini bilmek yararlı olacaktı.
İnönü, özü aşağıdaki gibi olan uzun bir karşılık verdi. SSCB'nin Türkiye'nin ulusal acısı ve kendisinin Cumhurbaşkanı seçilmesi karşısındaki tutumu onu duygulandırmıştı. Bunu belirttikten sonra, kendisinini de şimdiye dek Türkiye'nin dış siyasetinin temeli olarak gördüğü ve görmeye de devam edeceği Sovyet - Türk ilişkilerinin değişmezliği konusundaki olumlamamıza ayrıcalıklı bir önem verdiğini söyledi. Saraçoğlu'na sözlerimi Bakanlar Konseyine duyurma talimatını verecekti ve bu da kuşkusuz Türk halkının yabancı istilacılara karşı daha önce ortak bir mücadele yürütmüş bulunan SSBC ve Türkiye arasındaki dostluğun değişmezliği konusundaki güvenini arttıracaktı. Böylesi bir güven özellikle dünyayı büyük altüstlükler tehdidi altında tutan günümüzün gerginlik ortamında özellikle gerekliydi. İnönü, bizi, bu altüstlüklerin patlak vermesi halinde Türkiye'nin asla SSCB'ne düşman kampta yer almayacağına temin etti. Eğer SSCB'ne bir saldırı girişimi olursa, Türkiye onun yanında saldırganın yolunu tıkayacak ve onu sınırımızdan bırakmayacaktı. İnönü bunu açıkça bildirdi. Ve sözlerinin Sovyet hükûmetinin dikkatine sunulmasını istedi. Türk hükûmeti, SSBC ile Türkiye arasında varolan antlaşma ilişkilerinin genişletilmesi gerekliliğini birden fazla kez gündeme getirmişti. İnönü, şimdiki durumda hemen hemen yirmi yılın sınavına dayanan bu ilişkilerin SSBC'nin Çekoslovakya ve Fransa benzeri ülkelerle (imzaladığı - ç.) antlaşmalardan daha güçlü ve güvenilir olduğunu düşünmekteydi. Türk - Sovyet ilişkileri dostça olmanın da ötesindeydi. Bunlar, gerçekte SSBC ve Türkiye arasındaki bir ittifaktı. Bu ittifakın önemi, Türkiye'nin kredi öneren, ona silâh ve sanayiine donatım sağlayan emperyalist ülkelerin kaynaklarını kullanıyor oluşu gerçeğiyle hiçbir şekilde azalmamaktaydı. Bu, Türkiye'ye hiçbir siyasal yükümlülük getirmemekteydi. Bugüne değin ne İngiltere ne de Almanya, Türkiye'yi kendi dış siyaset yörüngelerine oturtmak ya da onu SSCB'den koparmak yolunda tek söz harcamamışlardı. Bunun olanaksız olduğunu çok iyi bilmekteydiler. Yine de, biri Türkiye'yi bu yöne doğru çekmeyi denerse, Türk hükûmeti bunu asla kabul etmeyeceğini en kesin bir dille açıklayacaktı. İnönü, Sovyet hükûmetinin bunu bilmesini ve iyi düşünülmüş ve kesin olan bu sözlerine inanmasını istiyordu. Bizzat Sovyet hükûmeti, kendine düşman ülkelerle iktisadi ilişkilerini sürdürmüştü, halen de sürdürmekteydi. Kendini iktisadi ve özellikle askerî alanda güçlendirebilmek için Türkiye de böyle yapmaktaydı. Türk hükûmeti bu amaçla yalnızca SSCB'nin kaynaklarını kullanabilmeyi tercih ederdi. Sovyet hükûmetinin nesenet davranarak her yerde kendini güçlendirmenin araçlarını aramak zorunluluğunda bulunan Türkiye'nin durumunu anlayışla karşılayacağını umuyordu. Sovyetler Birliği Türkiye'yle arasındaki yakın dostluğu göz önünde bulundurarak onun güçlenmesi konusunda kayıtsız kalamazdı. İnönü, karşılıklı güveni bu dostluğun temeli olarak görmekteydi. SSCB ile Türkiye arasında kuşku ya da yanlış anlamalar ortaya çıktığında, bunları açık ve doğrudan tartışmalarla ortadan kaldırmak gerekmekteydi. Ülkenin iç durumu konusunda ise İnönü Sovyet hükûmetine ülkede tümüyle düzenin egemen olduğunu ve Türk hükûmetinin kendisinin de büyük bir ulusal devrimin içinde halk tarafından oluşturulduğunu asla unutmayacağını bildirmek istemekteydi. Sonuç olarak İnönü büyük bir nezaketle bizden selâmlarını Sovyet yöneticilerine iletmemizi ve SSCB'nde karşılaştığı sacak kabulün daima belleğinde yaşayacağını bildirmemizi rica etti.
POTEMKİN
Arşivlerden
S. 175 / NO. 88
ALMANYA'NIN ROMANYA ELÇİSİNDEN ALMAN
DIŞİŞLERİ BAKANINA
TELGRAF
27 Şubat 1939
Dışişleri Bakanı Gafencu pazar akşamı bana kendiliğinden Markaoviç (*) ve kendisinin Balkan Konferansı'nda şu kararları aldıklarını söyledi:
(1) Küçük Antant (**) artık varlığını sürdürmüyordu.
(2) Balkan Antant, hiçbir koşulda ve hiçbir şekilde Almanya'ya yönelmiş bir araç olmamalıydı.
Tersine Balkan Antantı Almanya'nın Drang nach dem Osten'inin sömürge sorunlarını çözümsüz bırakacak ölçüde güçlenecek doğal bir olgu olduğunu kavramalıdır. Balkanlılar ise bu itimi özellikle iktisadi alanda Almanya'yla sıkı işbirliğine girerek karşılamalıdırlar. Romen Hükûmetinin görüşü buydu ve Markovic, Metaxas (***) ve Saraçoğlu da buna katılmaktaydı.
Bir Karadeniz Paktı (oluşturulması - ç.) yolundaki Rus önerisinden hiç söz edilmemiş ve ne Romanya ne Türkiye böylesi bir Paktı tartışmaya niyetli görünmemiştir.
FABRİCİUS
Arşivlerden
Documents on German Foreign Policy, 1918 - 1945,
D Dizisi, Cilt V, s. 403.
S. 190 / NO. 100
SSCB'NİN ALMANYA'DAKİ BÜYÜKELÇİLİĞİNİN 1938'DE ALMANYA'DAKİ SİYASAL DURUM
HAKKINDAKİ KISA RAPORUNDAN BÖLÜMLER
11 Mart 1939
(...) Münih Antlaşması'nın tamamlanması, ekim ayı Münih Antlaşması'nın tamamlanması ve Almanya'ya sağladığı tüm fırsatların geliştirilmesiyle damgalandı. Alman taleplerini tümüyle kabul eden Berlin Büyükelçiler Komiyonunun uysallığı, Hitler'e Münih Antlaşması'nın sınırlarını çiğneyerek Godesberg Programı'nı (*) hemen tümüyle yürürlüğe koyma şansını sağladı. Toprak ilhakıyla yetinmeyen Berlin, Çekoslovakya'ya iktisadi ve iç siyasete, yeni sınırlar içinde kalan Alman azınlığın haklarının güvenlik altına alınmasına vb. ilişkin talepler dayatmaya başladı. Chvalkovsky'nin (**) 13 Ekim'deki ziyareti Hitler'e Prag'a siyasetinin tüm alanlarını Berlin'in istekleriyle koordine etmesi yolundaki isteklerini dayatma fırsatını sağladı.
Münih'de ön-koşul olarak ileri sürülen plebisiti sonuçsuz kılan V. Bölge'nin kurulmasının yanı sıra, Berlin 21 Kasımda ulaşım bağlantılarını iyileştirmek gerekçesiyle birkaç yeni sektör kurulması konusunda Prag'la ''görüş birliğine'' vardı. Çekoslovakya'nın köleleştirilmesine resmî bir nitelik kazandıran birkaç akit arasında, Bohemya'da Almanların Breslau-Viyana otoyolunu yapması için bir tarafsızlaştırılmış bölge (-nin tahsisi - ç.) konusundaki 19 Aralık tarihli anlaşma zikredilmeye değer. Prag'ın Berlin'in baskısıyla iç (ve dış) siyasetinde yaptığı değişiklikler iyi bilinmektedir. Prag'ın bugüne değin verdiği tüm tavizler yine de yeterli görülmemekte ve Berlin yeni talepleri öne sürmeye devam etmektedir. Berlin'in her an ortaya getirebileceği sorunlardan biri de, Berlin'in resmî açıklamasına göre halen Almanya'nın himayesinde addedilen ve gerçekte devlet oluşturan Çekoslovakya'daki Almanların durumudur.
Güneydoğu ve Alt Karpatlardaki Ruthenia'da Yayılma
Ekim ayı içinde Almanya Çekoslovakya'ya baskı yapan Macaristan'a beli ölçülerde yardım etti. Ancak Berlin'in Karpat Rutheniası sorunu üzerine özel çizgisi daha o sıralarda şekillenmeye başlamıştı. Artık Polonya-Macaristan desteğine ihtiyacı kalmayan Berlin Karpat Rutheniası'nın Polonya ve Macaristan arasında bölünmesine açıkça karşı çıkmaya başladı. Büyükelçi Lipski'nin (*) ''Koridor'' sorununda ve iktisadî konularda birkaç taviz karşılığı bu bölüşüm konusunda Hitler'in rızasını sağlayabilme yolundaki tüm gayretleri sonuçsuz kaldı. Prag ile Budapeşte arasındaki anlaşmazlıkta 2 Kasım'da hakem olan Berlin (Ribbentrop'un (**) Mussolini'yle bu konuda anlaşmak üzere 27 Ekim'de gittiği) Roma ile birlikte Karpat - Ukrayna'yı Çekoslovakya sınırları içinde bırakarak Macaristan'la Polonya arasında ortak bir sınır bulunmasını engelleyen yeni bir Macaristan-Çekoslovakya sınırı çizdiler. Bu, Macaristan'da Berlin'e bariz ölçüde soğuk bir tutum takınılmasına neden oldu.
Bu eylemler Berlin'in Doğu'da yeni saldırgan plânlar peşinde olduğu yolunda söylentilere yol açtı. Romanya üzerine baskı yapılması, Macaristan'ın daha ileri ölçüde faşistleştirilmesi, karpat kısmında Polonya ve Romanya topraklarında ''bağımsız'' bir Ukrayna yaratılması, ve SSCB'ne doğru yeni genişlemeler üzerinde duruluyor. Ukrayna üzerine söylentiler Fransızlar arasında özel bir vurgu bulmaktadır. Berlin'in Güneydoğu Avrupa ülkelerinin iktisadî kaynaklarına artan ilgisi Funk'un (*) Balkan ülkeleri ve türkiye gezisinde de yansımaktadır. Dört yıllık plânın yeniden gözden geçirileceği ve yeni versiyona bu ülkelerin ithal gereklerini tümüyle karşılayacak bir sanayinin kurulmasının ekleneceği söyleniyor. Aynı ton Tuna-Ren Kanalı'nın inşası ve bu yolla Karadeniz'e açılarak Almanya'nın tasarılarına bağıntılı propaganda araçlarında da kullanılmıştı.
Almanya'nın etkisini Güney Doğu Avrupa'da yayma konusundaki siyasal ajitasyonu 1938'de fazla bir ilerleme kaydetmedi; hatta önceden tahmin edilemeyen engellerle karşılaştı. Macaristan'ın faşistleştirilme süreci yavaşlatıldı ve Macaristan'ın hakem kararı karşısındaki hoşnutsuzluğuyla bağlantılı olarak Alman-aleyhtarı duyguların belirtileri çoğaldı. ''Demir Muhafız''a karşı (gerçekleştirilen - ç.) elkoymalar Berlin'le Romanya arasında ani bir soğumaya ve karşılıklı olarak elçilerin geri çekilmesine yol açtı. Ukrayna sorunu üzerine Polonya'da başgösteren direniş Berlin'i bu soruna daha büyük bir dikkatle yaklaşmaya zorladı. Berlin'in Sovyet Ukraynası'na yönelik acil ciddi adımlar (atmayı - ç.) düşündüğü kuşkuludur. Bu, daha çok Fransızların Alman genişlemesinin doğuya yönelmesini istemelerinin sonucudur. Her ne halse, Polonya Ukraynası'nın ayrılacağı konusundaki söylentiler gibi bu söylentiler de doğrulanmadı ve sonradan da Hitler'in 1939 Ocakında Csaky (*) ve Beck'le (**) konuşmalarında yalanlandı.
Öte yandan, Alman siyasetinin sömürgeci özlemleri giderek açıklık kazanmaktaydı. Sömürgelerin Almanya'ya geri verilmesi lehine propaganda yoğunlaştırıldı. Almanya'yı kasım sonunda ziyaret eden ve sömürge sorununu Almanya'ya eski Alman, Portekiz ve Belçika topraklarından bir bölge bırakarak çözümlemeye çalışan Güney Afrika Savunma Bakanı Pirov'un uzlaşma önerileri Führer'in onayını kazanamadı. O, şunu savunmaktadır: Tüm eski sömürgelerinin Almanya'ya iade edilmesi, pazarlığa yer bırakmayacak bir eşref ve adalet sorunudur.
Alman siyasetinin vurgusunun batıya yönelmesi, Batı sınırındaki tahkimat yapımının hızlandırılmasında gözlemlenmektedir. Yazın inşa edilenlere ek olarak, Aachen ve Belçika sınırı yakınındaki alanın tahkim edilmesi çalışmalarının başlayacağı açıklandı. (...)
Arşivlerden
S. 204 / NO. 111
SSCB'NİN İNGİLTERE BÜYÜKELÇİSİNDEN
SSCB DIŞİŞLERİ HALK KOMİSERLİĞİNE
TELGRAF
19 Mart 1939
Bugün Halifax'a (*) Alman ültimatomu konusundaki tutumumuz hakkında Seeds'e (**) verdiğiniz cevaba ilişkin bilgi verdim. Daha önce Seeds kanalıyla bilgilenmişti, ama Seeds'in telgrafı çok kısa olmalıydı ki, ayrıntıların bazılarını (örneğin çeşitli başkentler arasında yürütülmekte olan görüşmelerin çok zaman alışı ve karmaşıklığını) yeni öğreniyordu. Halifax, bana önerdiğiniz konferans konusunda başbakanla görüştüğünü ve böyle bir eylem için zamanın erken olduğu, başarısından emin olunmayan bir konferans toplamanın riskli olduğu kararına vardıklarını bildirdi. Bu nedenle, şimdilik, ilk adım olarak bizim, Fransa'nın ve Polonya'nın yukarıda adı geçen güçlerin Doğu ve Güney Doğu Avrupa'daki devletlerin toprak bütünlüğü ve bağımsızlıklarının korunmasından yana oldukları yönünde bir ortak açıklama yapmamızı önerdiler. Açıklamanın taslağı hazırlanıyordu ve bugün kabinece onaylanarak muhtemelen yarın bize iletilecekti. Halifax, açıklamayı mümkün olan en kısa zamanda yayınlamanın önemini vurguluyordu. Bundan sonraki adım ise, kanısınca şöyle olmalıydı; Türkiye, Romanya, Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya ve diğer barıştan yana olduklarını söyleyen devletler bu açıklamayı imzalamaya çağrılmalıydı; bu bağlantıda ilk elde sıralanan dört devletin ve yukarıda adı geçen güçlerin katılacağı bir konferans düzenlenebilecekti.
BÜYÜKELÇİ
Arşivlerden
1. Münih deneyine ve Münih Antlaşmasının ülkede uğradığı eleştirilere rağmen, Chamberlain halen Avrupa barışının Hitler ve Mussolini'yle diplomatik görüşmeler yoluyla ve daha güçlü önlemlere başvurulmaksızın sağlanabileceğine inanmaktadır. Bu şaşırtıcı değildir, çünkü Chamberlain saldırganlara, her şeyden önce üçüncü ülkeler pahasına, bu mümkün değilse hatta Britanya İmparatorluğu pahasına daha fazla taviz vermeye hazırdır. Böylelikle, Beaverbrook'a göre Başbakan Güneydoğu Avrupa ve Türkiye'deki Alman yayılmasına herhangi şekilde bir direnmeyi düşünmemektedir. Aksine, ''Orta Avrupa''nın yaratılmasının Hitler'i SSCB ile düşmanlığa iteceğini düşünmektedir. Dahası Chamberlain belki Tanganika (ki İngiltere için çok büyük stratejik önem taşımaktaydı) ve Güney Batı Afrika (ondan ayrılmayı kesinlikle reddeden Güney Afrika Birliğinin mandası altında) haricinde Almanya'ya eski sömürgelerini geri vermeye de hazırdır. Başbakan bunlar yerine Almanya'ya Portekiz sömürgesi Angola'yı ve Belçika Kongosu'nun bir kısmını vermek eğilimindedir. Sömürgeleri Almanya'ya iade etme sorununun ülke içinde özellikle de tutucular arasında büyük endişe yaratacak olmasına karşın Beaverbrook, her şeye rağmen Chamberlain'in bu harekâtı yürütebilecek konumda olacağı kanısındadır. (...)
S. 88/ NO. 28
SSCB DIŞİŞLERİ HALK KOMİSER VEKİLİNDEN SSCB DIŞİŞLERİ HALK KOMİSERLİĞİNE
TELGRAF
Ankara, 24 Kasım 1938
Dün Terentiev ve Saraçoğlu'nun da hazır bulunduğu bir toplantıda İnönü'yle konuştum. Görüşme bir buçuk saat sürdü. Söze, İnönü'ye sürekli olarak barış için uğraşan, bu barışı sağlamaya yönelik her girişimi etkin bir biçimde destekleyen, saldırganların onu bozma çabalarını engelleyen, onun yarar ve çıkarları için tüm müdahaleleri muzaffer bir biçimde geri püskürten ve tüm dünyaya antlaşma yükümlülüklerine sadakat örneği veren SSCB dış siyasetinin değişmezliğini hatırlatmakla başladım. Söylediklerimi özellikle Çekoslovakya ve Japonya ilişkilerimiz alanından olgularla da doğrulayarak, İnönü'yü Türkiye'nin dostluğumuzun değişmezliği konusunda temin ettim. İnönü'nün Türkiye Cumhuriyetinin Başkanı seçilmesinde biz de kendi açımızdan Türkiye'nin gelecekte de SSBC ile dostça işbirliğini sürdüreceğinin gerçek güvencesini görmekteydik. yine de büyük altüstlükler tehlikesini ortaya çıkaran ve uluslararası güçlerin yeniden saflaşmasını gerektiren günümüz koşullarında İnönü'nün kendisinin Sovyet-Türk ilişkilerini nasıl değerlendirdiğini bilmek yararlı olacaktı.
İnönü, özü aşağıdaki gibi olan uzun bir karşılık verdi. SSCB'nin Türkiye'nin ulusal acısı ve kendisinin Cumhurbaşkanı seçilmesi karşısındaki tutumu onu duygulandırmıştı. Bunu belirttikten sonra, kendisinini de şimdiye dek Türkiye'nin dış siyasetinin temeli olarak gördüğü ve görmeye de devam edeceği Sovyet - Türk ilişkilerinin değişmezliği konusundaki olumlamamıza ayrıcalıklı bir önem verdiğini söyledi. Saraçoğlu'na sözlerimi Bakanlar Konseyine duyurma talimatını verecekti ve bu da kuşkusuz Türk halkının yabancı istilacılara karşı daha önce ortak bir mücadele yürütmüş bulunan SSBC ve Türkiye arasındaki dostluğun değişmezliği konusundaki güvenini arttıracaktı. Böylesi bir güven özellikle dünyayı büyük altüstlükler tehdidi altında tutan günümüzün gerginlik ortamında özellikle gerekliydi. İnönü, bizi, bu altüstlüklerin patlak vermesi halinde Türkiye'nin asla SSCB'ne düşman kampta yer almayacağına temin etti. Eğer SSCB'ne bir saldırı girişimi olursa, Türkiye onun yanında saldırganın yolunu tıkayacak ve onu sınırımızdan bırakmayacaktı. İnönü bunu açıkça bildirdi. Ve sözlerinin Sovyet hükûmetinin dikkatine sunulmasını istedi. Türk hükûmeti, SSBC ile Türkiye arasında varolan antlaşma ilişkilerinin genişletilmesi gerekliliğini birden fazla kez gündeme getirmişti. İnönü, şimdiki durumda hemen hemen yirmi yılın sınavına dayanan bu ilişkilerin SSBC'nin Çekoslovakya ve Fransa benzeri ülkelerle (imzaladığı - ç.) antlaşmalardan daha güçlü ve güvenilir olduğunu düşünmekteydi. Türk - Sovyet ilişkileri dostça olmanın da ötesindeydi. Bunlar, gerçekte SSBC ve Türkiye arasındaki bir ittifaktı. Bu ittifakın önemi, Türkiye'nin kredi öneren, ona silâh ve sanayiine donatım sağlayan emperyalist ülkelerin kaynaklarını kullanıyor oluşu gerçeğiyle hiçbir şekilde azalmamaktaydı. Bu, Türkiye'ye hiçbir siyasal yükümlülük getirmemekteydi. Bugüne değin ne İngiltere ne de Almanya, Türkiye'yi kendi dış siyaset yörüngelerine oturtmak ya da onu SSCB'den koparmak yolunda tek söz harcamamışlardı. Bunun olanaksız olduğunu çok iyi bilmekteydiler. Yine de, biri Türkiye'yi bu yöne doğru çekmeyi denerse, Türk hükûmeti bunu asla kabul etmeyeceğini en kesin bir dille açıklayacaktı. İnönü, Sovyet hükûmetinin bunu bilmesini ve iyi düşünülmüş ve kesin olan bu sözlerine inanmasını istiyordu. Bizzat Sovyet hükûmeti, kendine düşman ülkelerle iktisadi ilişkilerini sürdürmüştü, halen de sürdürmekteydi. Kendini iktisadi ve özellikle askerî alanda güçlendirebilmek için Türkiye de böyle yapmaktaydı. Türk hükûmeti bu amaçla yalnızca SSCB'nin kaynaklarını kullanabilmeyi tercih ederdi. Sovyet hükûmetinin nesenet davranarak her yerde kendini güçlendirmenin araçlarını aramak zorunluluğunda bulunan Türkiye'nin durumunu anlayışla karşılayacağını umuyordu. Sovyetler Birliği Türkiye'yle arasındaki yakın dostluğu göz önünde bulundurarak onun güçlenmesi konusunda kayıtsız kalamazdı. İnönü, karşılıklı güveni bu dostluğun temeli olarak görmekteydi. SSCB ile Türkiye arasında kuşku ya da yanlış anlamalar ortaya çıktığında, bunları açık ve doğrudan tartışmalarla ortadan kaldırmak gerekmekteydi. Ülkenin iç durumu konusunda ise İnönü Sovyet hükûmetine ülkede tümüyle düzenin egemen olduğunu ve Türk hükûmetinin kendisinin de büyük bir ulusal devrimin içinde halk tarafından oluşturulduğunu asla unutmayacağını bildirmek istemekteydi. Sonuç olarak İnönü büyük bir nezaketle bizden selâmlarını Sovyet yöneticilerine iletmemizi ve SSCB'nde karşılaştığı sacak kabulün daima belleğinde yaşayacağını bildirmemizi rica etti.
POTEMKİN
Arşivlerden
S. 175 / NO. 88
ALMANYA'NIN ROMANYA ELÇİSİNDEN ALMAN
DIŞİŞLERİ BAKANINA
TELGRAF
27 Şubat 1939
Dışişleri Bakanı Gafencu pazar akşamı bana kendiliğinden Markaoviç (*) ve kendisinin Balkan Konferansı'nda şu kararları aldıklarını söyledi:
(1) Küçük Antant (**) artık varlığını sürdürmüyordu.
(2) Balkan Antant, hiçbir koşulda ve hiçbir şekilde Almanya'ya yönelmiş bir araç olmamalıydı.
Tersine Balkan Antantı Almanya'nın Drang nach dem Osten'inin sömürge sorunlarını çözümsüz bırakacak ölçüde güçlenecek doğal bir olgu olduğunu kavramalıdır. Balkanlılar ise bu itimi özellikle iktisadi alanda Almanya'yla sıkı işbirliğine girerek karşılamalıdırlar. Romen Hükûmetinin görüşü buydu ve Markovic, Metaxas (***) ve Saraçoğlu da buna katılmaktaydı.
Bir Karadeniz Paktı (oluşturulması - ç.) yolundaki Rus önerisinden hiç söz edilmemiş ve ne Romanya ne Türkiye böylesi bir Paktı tartışmaya niyetli görünmemiştir.
FABRİCİUS
Arşivlerden
Documents on German Foreign Policy, 1918 - 1945,
D Dizisi, Cilt V, s. 403.
S. 190 / NO. 100
SSCB'NİN ALMANYA'DAKİ BÜYÜKELÇİLİĞİNİN 1938'DE ALMANYA'DAKİ SİYASAL DURUM
HAKKINDAKİ KISA RAPORUNDAN BÖLÜMLER
11 Mart 1939
(...) Münih Antlaşması'nın tamamlanması, ekim ayı Münih Antlaşması'nın tamamlanması ve Almanya'ya sağladığı tüm fırsatların geliştirilmesiyle damgalandı. Alman taleplerini tümüyle kabul eden Berlin Büyükelçiler Komiyonunun uysallığı, Hitler'e Münih Antlaşması'nın sınırlarını çiğneyerek Godesberg Programı'nı (*) hemen tümüyle yürürlüğe koyma şansını sağladı. Toprak ilhakıyla yetinmeyen Berlin, Çekoslovakya'ya iktisadi ve iç siyasete, yeni sınırlar içinde kalan Alman azınlığın haklarının güvenlik altına alınmasına vb. ilişkin talepler dayatmaya başladı. Chvalkovsky'nin (**) 13 Ekim'deki ziyareti Hitler'e Prag'a siyasetinin tüm alanlarını Berlin'in istekleriyle koordine etmesi yolundaki isteklerini dayatma fırsatını sağladı.
Münih'de ön-koşul olarak ileri sürülen plebisiti sonuçsuz kılan V. Bölge'nin kurulmasının yanı sıra, Berlin 21 Kasımda ulaşım bağlantılarını iyileştirmek gerekçesiyle birkaç yeni sektör kurulması konusunda Prag'la ''görüş birliğine'' vardı. Çekoslovakya'nın köleleştirilmesine resmî bir nitelik kazandıran birkaç akit arasında, Bohemya'da Almanların Breslau-Viyana otoyolunu yapması için bir tarafsızlaştırılmış bölge (-nin tahsisi - ç.) konusundaki 19 Aralık tarihli anlaşma zikredilmeye değer. Prag'ın Berlin'in baskısıyla iç (ve dış) siyasetinde yaptığı değişiklikler iyi bilinmektedir. Prag'ın bugüne değin verdiği tüm tavizler yine de yeterli görülmemekte ve Berlin yeni talepleri öne sürmeye devam etmektedir. Berlin'in her an ortaya getirebileceği sorunlardan biri de, Berlin'in resmî açıklamasına göre halen Almanya'nın himayesinde addedilen ve gerçekte devlet oluşturan Çekoslovakya'daki Almanların durumudur.
Güneydoğu ve Alt Karpatlardaki Ruthenia'da Yayılma
Ekim ayı içinde Almanya Çekoslovakya'ya baskı yapan Macaristan'a beli ölçülerde yardım etti. Ancak Berlin'in Karpat Rutheniası sorunu üzerine özel çizgisi daha o sıralarda şekillenmeye başlamıştı. Artık Polonya-Macaristan desteğine ihtiyacı kalmayan Berlin Karpat Rutheniası'nın Polonya ve Macaristan arasında bölünmesine açıkça karşı çıkmaya başladı. Büyükelçi Lipski'nin (*) ''Koridor'' sorununda ve iktisadî konularda birkaç taviz karşılığı bu bölüşüm konusunda Hitler'in rızasını sağlayabilme yolundaki tüm gayretleri sonuçsuz kaldı. Prag ile Budapeşte arasındaki anlaşmazlıkta 2 Kasım'da hakem olan Berlin (Ribbentrop'un (**) Mussolini'yle bu konuda anlaşmak üzere 27 Ekim'de gittiği) Roma ile birlikte Karpat - Ukrayna'yı Çekoslovakya sınırları içinde bırakarak Macaristan'la Polonya arasında ortak bir sınır bulunmasını engelleyen yeni bir Macaristan-Çekoslovakya sınırı çizdiler. Bu, Macaristan'da Berlin'e bariz ölçüde soğuk bir tutum takınılmasına neden oldu.
Bu eylemler Berlin'in Doğu'da yeni saldırgan plânlar peşinde olduğu yolunda söylentilere yol açtı. Romanya üzerine baskı yapılması, Macaristan'ın daha ileri ölçüde faşistleştirilmesi, karpat kısmında Polonya ve Romanya topraklarında ''bağımsız'' bir Ukrayna yaratılması, ve SSCB'ne doğru yeni genişlemeler üzerinde duruluyor. Ukrayna üzerine söylentiler Fransızlar arasında özel bir vurgu bulmaktadır. Berlin'in Güneydoğu Avrupa ülkelerinin iktisadî kaynaklarına artan ilgisi Funk'un (*) Balkan ülkeleri ve türkiye gezisinde de yansımaktadır. Dört yıllık plânın yeniden gözden geçirileceği ve yeni versiyona bu ülkelerin ithal gereklerini tümüyle karşılayacak bir sanayinin kurulmasının ekleneceği söyleniyor. Aynı ton Tuna-Ren Kanalı'nın inşası ve bu yolla Karadeniz'e açılarak Almanya'nın tasarılarına bağıntılı propaganda araçlarında da kullanılmıştı.
Almanya'nın etkisini Güney Doğu Avrupa'da yayma konusundaki siyasal ajitasyonu 1938'de fazla bir ilerleme kaydetmedi; hatta önceden tahmin edilemeyen engellerle karşılaştı. Macaristan'ın faşistleştirilme süreci yavaşlatıldı ve Macaristan'ın hakem kararı karşısındaki hoşnutsuzluğuyla bağlantılı olarak Alman-aleyhtarı duyguların belirtileri çoğaldı. ''Demir Muhafız''a karşı (gerçekleştirilen - ç.) elkoymalar Berlin'le Romanya arasında ani bir soğumaya ve karşılıklı olarak elçilerin geri çekilmesine yol açtı. Ukrayna sorunu üzerine Polonya'da başgösteren direniş Berlin'i bu soruna daha büyük bir dikkatle yaklaşmaya zorladı. Berlin'in Sovyet Ukraynası'na yönelik acil ciddi adımlar (atmayı - ç.) düşündüğü kuşkuludur. Bu, daha çok Fransızların Alman genişlemesinin doğuya yönelmesini istemelerinin sonucudur. Her ne halse, Polonya Ukraynası'nın ayrılacağı konusundaki söylentiler gibi bu söylentiler de doğrulanmadı ve sonradan da Hitler'in 1939 Ocakında Csaky (*) ve Beck'le (**) konuşmalarında yalanlandı.
Öte yandan, Alman siyasetinin sömürgeci özlemleri giderek açıklık kazanmaktaydı. Sömürgelerin Almanya'ya geri verilmesi lehine propaganda yoğunlaştırıldı. Almanya'yı kasım sonunda ziyaret eden ve sömürge sorununu Almanya'ya eski Alman, Portekiz ve Belçika topraklarından bir bölge bırakarak çözümlemeye çalışan Güney Afrika Savunma Bakanı Pirov'un uzlaşma önerileri Führer'in onayını kazanamadı. O, şunu savunmaktadır: Tüm eski sömürgelerinin Almanya'ya iade edilmesi, pazarlığa yer bırakmayacak bir eşref ve adalet sorunudur.
Alman siyasetinin vurgusunun batıya yönelmesi, Batı sınırındaki tahkimat yapımının hızlandırılmasında gözlemlenmektedir. Yazın inşa edilenlere ek olarak, Aachen ve Belçika sınırı yakınındaki alanın tahkim edilmesi çalışmalarının başlayacağı açıklandı. (...)
Arşivlerden
S. 204 / NO. 111
SSCB'NİN İNGİLTERE BÜYÜKELÇİSİNDEN
SSCB DIŞİŞLERİ HALK KOMİSERLİĞİNE
TELGRAF
19 Mart 1939
Bugün Halifax'a (*) Alman ültimatomu konusundaki tutumumuz hakkında Seeds'e (**) verdiğiniz cevaba ilişkin bilgi verdim. Daha önce Seeds kanalıyla bilgilenmişti, ama Seeds'in telgrafı çok kısa olmalıydı ki, ayrıntıların bazılarını (örneğin çeşitli başkentler arasında yürütülmekte olan görüşmelerin çok zaman alışı ve karmaşıklığını) yeni öğreniyordu. Halifax, bana önerdiğiniz konferans konusunda başbakanla görüştüğünü ve böyle bir eylem için zamanın erken olduğu, başarısından emin olunmayan bir konferans toplamanın riskli olduğu kararına vardıklarını bildirdi. Bu nedenle, şimdilik, ilk adım olarak bizim, Fransa'nın ve Polonya'nın yukarıda adı geçen güçlerin Doğu ve Güney Doğu Avrupa'daki devletlerin toprak bütünlüğü ve bağımsızlıklarının korunmasından yana oldukları yönünde bir ortak açıklama yapmamızı önerdiler. Açıklamanın taslağı hazırlanıyordu ve bugün kabinece onaylanarak muhtemelen yarın bize iletilecekti. Halifax, açıklamayı mümkün olan en kısa zamanda yayınlamanın önemini vurguluyordu. Bundan sonraki adım ise, kanısınca şöyle olmalıydı; Türkiye, Romanya, Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya ve diğer barıştan yana olduklarını söyleyen devletler bu açıklamayı imzalamaya çağrılmalıydı; bu bağlantıda ilk elde sıralanan dört devletin ve yukarıda adı geçen güçlerin katılacağı bir konferans düzenlenebilecekti.
BÜYÜKELÇİ
Arşivlerden